Gülümsüyoruz, Çünkü Mecburuz

Gülümsüyoruz, Çünkü Mecburuz


Yazan: TOLGA AKAGÜN
Yayın: EulePage / Mayıs 2025


Sabahları çalan o ilk alarm sesiyle birlikte başlıyor günümüzün adrenalin seansı. Göz kapaklarımız hâlâ uykunun ağırlığını taşırken, elimiz telefonun ertele tuşuna gidiyor. Belki beş dakika daha. Ama o beş dakika, günün ilk yarışını başlatıyor: Kahvaltı ile işe yetişme arasındaki zamana karşı koşu. Biz buna “günlük adrenalin toplantısı” diyoruz artık.

Zamanla yarışıyoruz, ama en ilginç olanı şu: Yarıştığımız şey, çoğu zaman kendimiziz. Bir önceki gün koyduğumuz hedefler, söz verdiğimiz işler, yetiştirmemiz gereken sunumlar, gönderilmesi gereken e-postalar… Her sabah, kimsenin yazılı olarak çağırmadığı bir toplantının içinde buluyoruz kendimizi. Toplantı salonu evin mutfağı, kahve fincanı ajandamızın kapağı oluyor. Gülümsüyoruz, çünkü başka seçeneğimiz yok gibi hissediyoruz.

Adrenalin Bağımlılığı mı, Yoksa Hayatta Kalma Stratejisi mi?
Günlük stres seviyemiz, neredeyse bir ekstrem sporcu kadar yüksek. Ama biz buna “hayat” diyoruz. Çoğumuz farkında olmadan adrenalin bağımlısı olduk. Sıkışmış takvimler, çakışan randevular, gecikmiş teslimatlar, ve sürekli çalan bildirim sesleri. Tüm bunlar bizi tetikte tutuyor. Ne zaman ki boş bir an yakalasak, huzursuzlanıyoruz. Hâlbuki biraz sakinlik, zihnimiz için ilaç olabilir. Ama durmaya korkuyoruz; çünkü durduğumuz an, aslında ne kadar yorgun olduğumuzu fark edeceğiz.

Bu durum, modern şehir insanının ruh halini tanımlayan önemli bir gerçekliği ortaya koyuyor: Dinlenmek yerine üretken görünmeye çalışıyoruz. Gülümsemelerimizin arkasında bir yorgunluk, “iyiyim” cevaplarının altında bir tükenmişlik yatıyor.


Maskeli Toplantılar ve Görünmez Baskılar

Zoom’da açılan kameralar, ofiste verilen “günaydın”lar, ya da koridorda atılan “nasılsın?” soruları… Hepsi birer sosyal maskeye dönüşmüş durumda. Gülümsemeyi unutmamalıyız çünkü “negatif” görünmek, profesyonel olmamakla eşdeğer sayılıyor. Bu yüzden gülümsüyoruz: Çünkü o toplantıya katkı sağlamasak da var olmak zorundayız. Çünkü duygu yorgunluğumuzu açıkça ifade ettiğimizde “zayıf” olarak damgalanma riskimiz var.

Amerikalı psikolog Paul Ekman’ın duyguların yüz ifadeleriyle ilişkisine dair çalışmaları, bu duruma ışık tutuyor. Ekman’a göre bazı ifadeler evrenseldir ve bunlardan biri de gülümsemektir. Ancak bu ifade, çoğu zaman samimi bir duygunun değil, sosyal bir zorunluluğun dışavurumu olabilir. Bu da gülümsemeyi, iletişimde bir araç olmaktan çıkarıp, bir “zırh” haline getiriyor.

Ekman’ın bu yaklaşımı, kurumsal hayatın içindeki zorunlu neşeyi anlamak açısından oldukça yerinde. Gülümsemek, artık mutluluk belirtisi olmaktan çok, bir dayanıklılık göstergesi haline geldi. Ve bu durumun farkında olmak, belki de bu zırhı ne zaman çıkarabileceğimizi anlamamıza yardımcı olur.


Bir Yudum Sessizlik, Bir Nefeslik Farkındalık

Bunca koşuşturma arasında kısa molalar, aslında bu zorunlu gülümsemelerin arasına sıkıştırılmış küçük dürüstlük anlarıdır. Belki kahve molasında camdan dışarı bakmak, belki iki nefes süresince hiçbir şey yapmamak… Bu küçük zaman dilimleri, bizi hayata yeniden bağlayabilir. Günlük adrenalin toplantısında alınan her bilinçli mola, içimizdeki gerçek “biz”i bulma şansı tanır.

  • Bir düşünün: Son zamanlarda gülümsediğiniz kaç an gerçekten içinizden geldi? Ve kaçında, sadece “gerekli” olduğu için gülümsediniz?
    • Bu sorulara verdiğimiz yanıtlar, bizi daha sahici, daha insani, daha gerçek bir yaşamın ipuçlarına götürebilir. Belki de artık, “mecburen değil”, “isteyerek” gülümsemeye başlamanın yollarını aramalıyız.

Ekman, Paul. (2003). Emotions Revealed: Recognizing Faces and Feelings to Improve Communication and Emotional Life. Times Books.

Ekman’ın teorisi, sadece bireysel ilişkilerde değil, profesyonel ortamlarda da gülümsemenin ne kadar manipüle edilebileceğini gösteriyor. Bu içgörü, günümüz iş dünyasında insanların neden sürekli “iyiymiş gibi” davrandığını daha iyi anlamamıza yardımcı oluyor.